16 Haziran 2017 Cuma

İki Ekran; Cızırtılar ve Adalet ve Tatil...

Sanki yarı karanlık bir odaya konmuş gibiyim. İki ekran var odada. Birinci ekranda kendi hayatımı yaşıyorum; ya da belki de eş zamanlı olarak hayatımı izliyorum. İkinci ekranda da dış dünya var. Yani çoktandır dışında hissettiğim, daha doğrusu öyle hissettirdikleri dünya! Dışında hissettiğim olaylar, o ikinci ekranda mavi dijital sayılar halinde akıp duruyor sürekli. Kendi yaşamıma ara verdiğim bir sırada parmağımı dokunuyorum bu ekrandaki bir mavi sayıya, hoop olayın içine giriyorum. Mesela bazen olay bir gazetecinin tutuklanışı oluyor. Bazen bir açlık grevi, bazen bir çocuk ölümü! Genelde böyle başlıklar var o cızırtılı mavi sayıların içinde. Başka türlü olsaydı; mesela edebiyattan, sanattan, bilimden, türkülerimizden haberler olsaydı; bir odada iki ekran tutmazdım ki zaten! Kendi hayatımı ve dışarıyı bir dev ekrana sığdırmaz mıydım...


Neyse işte, dokunuyorum o dijital sayılara, dışarıdan izlediğim olay canımı sıkınca tekrar kendi dünyama dönüyorum. Fakat ikinci ekrandaki akış o kadar hızlı ve cızırtılı ki, istemesem de parmağım kendiliğinden mavi sayılara uzanıyor. Sürekli dokunuyorum ekrana, beklenmedik şeylerle karşılaşıyorum. Mesela dün bir dokundum; o da nesi! 

 “Ana muhalefet lideri 'adalet' için uzun bir yürüyüşe çıkmış Ankara'dan İstanbul'a doğru! “ 

Heyecanla uzun süre olayın içinde kalıyorum. Sonra diğer ekrandaki iç dünyam beni çağırıyor: “Temkinli ol, fazla sevinme; ya sonunda yeni bir 'ekmek için ekmeleddin' sloganı çıkarsa!” diyor. O kadar ürkütmüşler ve incitmişler ki, böyle düşünmekten kendimi alamıyorum. Ruh halim karışık anlayacağınız. Bütün bu gelişmelerde (!) payı olan birinin “adalet” için yürümesi bir taraftan “zararın neresinden dönülse kârdır” mantığıyla umut veriyor. Öbür taraftan da -tekrar hayal kırıklığı yaşamak istemeyen- iç sesim “izle ve gör” diyor.

Bir film sahnesinde gibiyim anlayacağınız. Aslında bir gün yazacağım filmde mutlaka yer alacak sahnelerde yaşıyorum desem, belki de daha doğru olur. O filmin bir sekansında mutfakta soğan doğrarken küçük tabletimden “Kuzey Güney” izliyorum. Dışında olduğum dünyadan kaçış yöntemim bu. Normal insanlar gibi, değil gibi... Gündemden çoktan düşmüş bir dizinin içinde kaybolurken yemek pişirerek terapi yapmak ne kadar normalse, o kadar normalim anlayacağınız! Sahne şöyle gelişiyor:

Tablette Kuzey ve Cemre, elimde bıçak ve soğan! Sonra aniden salona geçiyorum. Televizyonda her zaman olduğu gibi CB konuşuyor, “Yeni sisteme uygun yeni yasalar yapmalıyız, mesela daraltılmış seçim bölgesi!” diyor. Sonra tekrar mutfağa gidiyorum ve kaldığım yerden soğan doğramaya devam ediyorum. Salondaki televizyondan bu sefer spikerin sesi geliyor : “ CB, verdiği iftar yemeğinde içlerinde İbo, Hülo, Sedo gibi sanatçıların da olduğu önemli konuklarını ağırladı!” Gözümde yaşlar beliriyor. Soğan doğruyorum ya, ondan ötürü. Yanlış anlaşılmasın! Bu duyduklarımdan, gördüklerimden, yaşadıklarımdan falan yaşarmıyor gözlerim. Çünkü bunca şeyden sonra; insan sadece soğan doğrarken gözlerini yaşartmayı öğreniyor!

Demem o ki, ben bu akşam güneye gidiyorum. Çok önceden ayırttığım otelde bir hafta kafa dinleyeceğim. Cızırtılı ekranlardan uzakta; televizyondan, medyadan, haberlerden ve CB'dan uzakta olacağım. Hem belli mi olur; döndüğümde bir bakmışım sağım solum, önüm arkam dört yanım ADALET olmuş!

Sevgiyle, 


(not:  Virgül koydum, yazıyı noktalamadım. Çünkü film hala devam ediyor!
Bu arada yorumlarınızı bir hafta sonra yayınlayabilirim, ama siz yine de yazın. Zaten bir avuç insanız, birbirimize söyleyecek sözümüz vardır mutlaka, olsun da zaten...

İkinci kez ve yine sevgiyle, )

Devamını Oku

9 Haziran 2017 Cuma

İnsanlığın büyük romanı!

Dün akşam dizi izlerken birden konudan koptum, düşünmeye başladım. Dizideki karakterlerden biri, yani Ali Kemal tam da o sırada “flashback” ile geçmişte olanları anımsıyor ve acı acı gülümsüyordu.  Tam da o anda, “Evet ya, tabii ki öyle!” dedim kendime kendime. Ali Kemal çocukluğuna dönmüştü. Bense hepimizin, yani bütün insanların “yazar” olduğunu düşünüyordum. Ruhum aydınlandı birdenbire.

Hepimiz yazıyorduk işte; tüm yaşadıklarımızı görünmez bir kalem yardımıyla beynimizin kıvrımları arasındaki görünmez defterlere yazıyorduk! Sonra ara ara “flashback” yardımıyla okuyorduk yazdıklarımızı!

Demek ki insan denilen yaratık, özünde yazmaya yetenekliydi, hatta çocukluğundan itibaren yazabiliyordu. Kimilerimiz, içimizde var olan bu yeteneği sonradan unutuyor, kimilerimiz ise bu yeteneği hatırladığımız için, hayatımızın herhangi bir bölümünde yazmaya tutkuyla bağlanıyorduk.

Aslında herkes kendi belleğine yazdığı hayat hikayesini kaleme alsa, belki de insanlığın büyük romanı ortaya çıkabilirdi! Kişilerin anıları, başkalarının anılarıyla örtüştüğünde de, insanlığın gerçek tarihini yazabilirdik hep birlikte!

Ali Kemal, acımasız çocukların acımasız saldırılarıyla üzülüyordu geçmişinde. Bense beynimin kıvrımlarına yazdığım kişisel romanımın bir çok sayfasını bile isteye sildiğimi fark ediyordum! Ali Kemal, düşsel romanında birileriyle kavga ederken, ben de büyük insanlık ailesinin heyecan verici romanını düşünüyordum. Ali Kemal kendi romanının geçmiş sayfalarından kurtulup bugüne döndü. Ben de büyük insanlıktan kopup, Ali Kemal'in ağlayan şimdi'sini izlemeye devam ettim.


Yazmak için bundan daha güzel sebep olabilir miydi...
Devamını Oku

2 Haziran 2017 Cuma

İklim değişir mi, sahiden Akdeniz olur mu?

Hayatımda böyle bir dönemi sanırım bir de üniversitedeyken yaşamıştım. Yani çemberin içinde hem var hem yok. Hem duyarlı, hem önemsemeyen. Hem üzgün, hem de boş vermiş. Hem burada hem değil gibi. Hem öyle gibi, hem de “hadi canım boş ver Allasen” der gibi... Alışmayı istemeyen, ama alışmış gibi; yok sayan, yok saymalara sığınan...

Yıllar sonra ilk kez uzunca bir süredir ana haber bültenlerini izlemiyorum. Yıllar sonra ilk kez, eve hafta sonları bile gazete almıyorum. (Radikal Gazetesi ve hafta sonları yayınlanan nefis bulmaca ekini, tam sayfa kare karalamaca günlerini yad etmesem olmaz) Çok sevdiğim aylık dergileri bile okuyasım yok. Sahi yıllar sonra ilk kez, mahallemizin sevgili kırtasiyesine uğramayalı aylar oldu. Kocaman bir kış geçti hatta... Yıllar sonra ilk kez, ne zamandır kendime renkli kalem almıyorum örneğin... Ve tatilde üç günde severek okuduğum "Baba ve Piç" kitabını saymazsak, (onu da en yakın zamanda yazsam aslında) yıllar sonra ilk kez bir kitap tam beş aydır elime yapıştı kaldı! Kırmızı ve Siyah'a yılın ilk ayında başlamıştım, son yüz sayfasına geldim, bırakmaya gönlüm de elvermiyor, ve ne acayiptir ki benim gibi kitap seven biri, beş ay elinde kitap sürükleyebiliyor! (Yarın başlayan Haydarpaşa Kitap Günleri'ne katılarak belki bu olumsuzluğu kırabilirim)

Neden mi böyleyim? Belki de ülkenin değişmeyen iklimindendir! Bugün 02 haziran ve yaz henüz gelmedi. Ülkenin iklimi bu haldeyse, ben böyle olmuşum çok mu! Utanmasam akşamları kombiyi yakacağım. Hala yorgan örtüyorum geceleri, hala camlar kapalı, hala dışarıya çıkarken yanıma ince de olsa mont alıyorum. Neden? Çünkü ülkemize bu sene yaz bile gelmek istemiyor ! “Silkinin, kendinize gelin. Yoksa sizi üşütürüm!” diyor belki de kendi diliyle! Kim bilebilir? Bilmeyen biziz... Bir şeyler hızla değişiyor, biz aynı kafa!

Sanırım umut etmekten ve hayal kırıklıkları yaşamaktan yorulduk ülkece! Benim bu hallerim de ülkenin ruh halinin yansıması olsa gerek.

Bu sene daha önce izlemediğim kadar tiyatro izledim, baleye gittim, operet izledim. Oralarda oyunların içindeyken nefes alabildiğimi fark ettim. Gerçek hayatın boğuculuğu, beni kurmaca hayatlara doğru çekti muhtemelen!

Bu sene hayatımda ilk defa, sevdiğim annelerin anneler günlerini kutlamak gelmedi içimden, zorlamadım da! Aramadım kimseyi ve sanırım biraz küstüler! Sevgi kelebeği gibi sahte sahte gülücükler de atasım yok ne yalan söyleyeyim! Hesap veresim yok, günah çıkartasım hiç yok! Küsenleri alttan alma düşüncesi bile yorucu!

Farkındayım, iç sıkıcı bir yazı oluyor gitgide! Ama, bunu yapmazsam, içimi dökmezsem daha güzel şeyleri nasıl yazabilirim ki!

Peki ama gerçekten iklim değişir de Akdeniz olur mu?
Biz görür müyüz, kötü cadılar pamuk prenses için hazırladıkları elmaları kendileri yer mi?
 İklim değişir mi sahiden? Akdeniz olur mu?
 Hiç Sezen Aksu fanatiği olmadım hayatım boyunca. Bu nedenle  Kemal Burkay'ın bu harika şiirini Rahmi Saltuk'tan dinletmek istiyorum. Ya da ne bileyim; bir şekilde kendime “hadi gülümse!” diyesim var bu sabah!

Hadi Gülümse, lütfen gülümse, ama ne olursun gülümse...

Not: Bu yazıyı sonuna kadar okudunuz ve içinizi sıktıysam lütfen beni affedin. Bu aralar böyle, ve ben de bu blogda sahte olamam ki! Sevgiler...


Devamını Oku

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Hamdi Enişte Macerası

Hayat rutininde akıp duruyordu Gülsüm için. Ta ki Hamdi Enişte ile tanışana kadar. Tanışmak da denmez aslında, “tanık olmak” daha yerinde bir tanımlama...

O sene moda deyimle “kasım görünümlü bir mayıs” yaşanıyordu. Güneş bir görünüyor bir kayboluyor, nazlı bir kız edasıyla işveli cilveli oynaşıp duruyordu hayranlarıyla. Haliyle metropol insanları da bıkmıştı bu durumdan. Baharın müjdecisi kiraz çıkmıştı ama, evlerde kombi yanıyordu! Kalın montlu insanlar çağla erik seçiyordu manavdan. Tuhaftı yani. Her şey tuhaftı, sanki bir hikayenin ortasında gibiydi Gülsüm.

Çok sıkıldığı bir akşam, internetteki tatil kampanyalarından birini gözüne kestirdi, sonrasında ver elini Antalya. Akşam bindi otobüsün en arkadaki 53 numarasına, sabah Kemer'de açtı gözlerini. Acentenin otobüsü tatil köyünün kapısına kadar gidiyordu, oh şahane.


Odasına yerleşti, yemyeşil bir ormanın içinde, doğayı fazla katletmemiş bir tesisti burası. “Tam kafa dinlemelik bir yer” diye düşündü. Etrafta kuş cıvıltıları, göğe uzanan çam ağaçları, neşeli sardunyalar, pembe pembe gelin çiçekleri... Odaya yerleştikten sonra mayosunu giyip havuz kenarına yollandı. Klasik tatilci profili olan kendi halinde Ruslar, onların hiç ses çıkarmayan güzel mi güzel çocukları. Güneş bulutların arasından çıktıkça ısınan, bulutların arkasına saklandıkça yağmur yağan, ama üşütmeyen şahane bir hava vardı. Her şey olması gerektiği gibiydi yani. Hafif alkollü kokteylini aldı, şezlonga uzandı, güneşin neşeli dokunuşlarıyla kendinden geçti Gülsüm. Hayat güzeldi be, hoştu yani.

Ertesi gün yine aynı rutinle devam etti. Kah yüzerek, kah okuyarak, kah yağmur gelince ıslanarak, kah 5 dakika yağan yağmurdan sonra havanın masmavi açmasına hayret ederek tatilinin sondan bir önceki gününe geldi. Etraftaki güzel mi güzel, üstelik sesi neredeyse hiç çıkmayan Rus çocukları seyretti, aralarda dondurma yedi, alkollü kokteyllerle içini ısıttı, havuç suyunu kumpire yoldaş etti, akşamları odasında kitap okumaya devam etti. Hava bulutluyken her şey olması gerektiği gibi, yani orta halli sıradan bir tatil köyünde nasıl geçerse öyle geçiyordu. İnsanlar kibar kibar birbirlerine gülümsüyor, birbirlerini hiç tanımayan farklı ülke tatilcileri “good morning” leşiyor, sanki bütün dünya kardeşmiş, herkes eşitmiş, ülkede müthiş bir mutluluk havası varmış gibi canlarının istediğini yiyip içiyor, eğleniyor, yüzüyor ve kimse kimseyi rahatsız etmeden yarı çıplak geziyordu.

Her şey güzeldi yani. Ne olduysa oldu, hava birden masmavi kesildi. Hava masmavi kesilince Hamdi Enişte çıktı ortaya. Gülsüm O'nu nereden mi tanıyordu? Tabii ki havuzun öbür yanından “Hamdi Enişteee!” diye bağırıp tatil köyünü domine eden büyüklü küçüklü Hamdi ve Hamdiye'lerden öğrenmişti. Yani istemeyerek ama mecburen!

Hamdi Enişte kel kafalı, göbekli, 30'lu yaşlarının sonlarında bir kaç çocuklu sıradan bir yurdum insanıydı. Havuzda kadınlardan oluşan 10-15 kişilik sabah jimnastiği yapan gruba karıştı önce. Yaptığı işten müthiş zevk alan, sevimli gay animatör Isac, kadınlara havuzda zumba yaptırıyordu. Tam da bu sırada göbeği ve esprileriyle kadınların ortasında aniden belirdi Hamdi Enişte. Önce Isac'in havuzun kenarında gösterdiği hareketleri acemice ve kendi kendisiyle dalga geçerek yapmaya çalıştı, tabii ki beceremedi. Bu arada kucağında en fazla bir aylık bebeğiyle karısı havuzun kenarından bağırdı Hamdi Enişte'ye:

- Sen zumba yapmayı biliyor musun Hamdi?
- Ohoo, ben zumbanın kralını yaparım!

Gülsüm, Isac'in dansını izlemeyi seviyordu. Ama maalesef Hamdi Enişte bu güzel ambiyansı bozmuş, şaklabanlıklarıyla havuzdaki kadınların ilgisini çekmeye çalışıyordu. Evet rol çalıyordu Hamdi Enişte. Şahane dans eden, hayatı sevdiği her halinden belli olan ve bu enerjisini havuzdaki herkese geçirmeyi başaran Rus Animatör Isac'ten, mutlulukla havuz jimnastiği yapan etli butlu kadınlardan, masmaviye çalan havadan, ve bütün bunları şaşkınlıkla izleyen Gülsüm'den rol çalıyordu. Daha doğrusu çalmaya kalkıyordu. 

Bir iki jimnastik hareketini yapmaya çalıştı, sonra baktı ki beceremiyor, kolunu havaya aniden kaldırıp öbür eliyle destekleyerek küfür anlamına gelen bir hareketi yaptı ve sırıta sırıta kadınların arasından çekildi sonra. Ama obur ruhu doymamıştı! Bu sefer havuz kenarında serilip yatan on kişiye yakın akrabası ya da arkadaşı her neyse tanışlarına, havuzdan avuç avuç su sıçratmaya başladı. Kuru kalması için görevlilerin sık sık temizlediği havuz kenarı Hamdi Enişte'nin bu aşırı sevimli şakalarıyla göle dönüşmüş, ve ıslattığı yakınlarının şımarık çığlıklarıyla havuz başı keyfi havuz başı işkencesine dönüşmeye başlamıştı.

Gülsüm hızla eşyalarını topladı, havuz başını terk etmek üzere ayağa kalktı. Tam da o sırada iki şezlong ötesinde bebeğiyle karısının yanında ayakta duran Hamdi Enişte, yanından geçen çocuklu ve güzel Rus kadınına öyle bir baktı ki, neredeyse kafasını çevirmekten kemikleri çatlayacaktı! Tam da o sırada Hamdi Enişte'nin 8 yaşlarındaki kendine benzeyen kızı havuzdan sesleniyordu;

- Babaaa, beni sırtına alsanaaa!

Bu bet çocuk sesi etrafta yankılanırken, havuzun ücra köşesindeki yaşlıca Alman karı koca neden bu otele geldiklerini sorgulayan pişmanlık dolu bakışlarla, bardaklarından kocaman bir yudum birayı içlerine çekiyordu.


Gülsüm düşündü sonra. Recep İvedik öncesinde Hamdi Enişteler bu kadar rahat mıydı fütürsuzlukta? Hamdi Enişte Recep İvedik'in kaç filmini izlemişti acaba?  Her yer İvedik kopyalarıyla mı dolacaktı yoksa! Gülsüm ürktü bunları düşününce... Türk filmlerinde kafasına kitap koyarak düzgün yürümeyi öğrenen karakterler yok olduğunda mı,  yoksa okullarda “adab-ı muaşeret” dersleri okutulmaktan vazgeçildiğinde mi değişmişti dünya! Hamdi Enişte ne kadar suçluydu? Sahi Hamdi Enişte kimin eniştesiydi bu arada? Hamdi Enişte hep sırıtık mı dolaşırdı? Hamdi Enişte'ye birisi “Yeter ama Hamdi, insanları rahatsız ediyorsun!” demiş miydi... Devlet büyükleri Hamdi Enişte'yi seviyor muydu? Hamdi Enişteleri çoğaltmak için bilinçli bir gayret var mıydı?

Tam şezlongdan kalkıyordu ki Gülsüm, birden gök yarıldı, yağmur başladı. Sevindi kendi kendine. Ne de olsa, ağır havalarda Hamdi Enişte görünmez oluyordu...

NOT: Olay sahicidir, "Hamdi Enişte" ismiyle cismiyle gerçek bir karakterdir.


Devamını Oku

16 Mayıs 2017 Salı

Şık Mutfaklar İçin Ankastre Renkli Buzdolabı

Siz de ankastre renginin mutfaklara çok yakıştığını düşünenlerden misiniz? Bu yıl ankastre renklere ilgi çok fazla: Gümüş grisi bu renk, mutfaklarda hakikaten güzel duruyor ve bulunduğu her ortama değer katıyor. En çok da buzdolabı modellerine yakıştığını düşünüyorum, ankastre renkli buzdolapları mutfakların gerçekten de havasını değiştiriyor. Bu nedenle Uğur Soğutma’nın UES 585 D2K NFI A++ isimli buzdolabı modelini görür görmez sipariş etmeye karar verdim: Ankastre renginin en şık tonunu kullanıyor.

Sevdiğim bir renge sahip olması, tek tercih nedenim değildi elbette. Uğur Soğutma’yı gayet iyi tanıyorum, 60 yıldan fazladır derin dondurucu modelleri ile soğutucu cihazlar üretiyor. Açıkçası, bu sektörde rakibi olduğunu düşünmüyorum ve buzdolabının da bir soğutma uzmanından alınması gerektiği kanaatindeyim. Hem markayı, hem de ankastre rengini görür görmez satın alma kararı vermem bundan kaynaklanıyor. Buzdolabını yaklaşık 3 aydan bu yana kullanıyorum ve izlenimlerim şöyle:

İç hacmi 585 litre ve fazlasıyla yeterli geliyor. Açıkçası bu büyüklükteki bir iç hacmi, çoğu marka ancak en üst düzey ve en pahalı modellerinde sunabiliyor. ’da ise standart geliyor! Buzdolabı içerisindeki şeffaf sebzelik bölümü özel, zira nem kontrolü yaparak sebzelerin daha uzun süre taze kalmasını sağlıyor. Ayrı bir “0 derece” bölümü de var, süt ve et ürünlerini bu bölüme koyarak kullanım ömürlerini uzatabilirsiniz.

Buzdolabının no-frost özelliği var ve dondurucu bölmesinin kapasitesi tam 97 litre. Çoğu aile için fazlasıyla yeterli olacak bir kapasite bu. Isı kontrolü tamamen otomatik, bu da maksimum seviyede enerji tasarrufu yapmasını sağlıyor. Dış kapağı üzerinde bir LED gösterge var, hem çok şık duruyor ve hem de kapağı açmadan buzdolabı kontrollerine ulaşmanızı sağlıyor. Buzdolabını geceleri de kullanmayı sevenlerdenseniz hiç merak etmeyin: LED aydınlatması, toplam 5 adet temperli cam rafı mükemmel bir şekilde aydınlatıyor. Fiyatının çok üzerinde özellikler sunan UES 585 D2K NFI A++ modelini satın aldığım için çok mutluyum, mutfağım hem çok daha şık bir hale geldi ve hem de çok kaliteli yeni bir buzdolabım oldu! https://satis.ugur.com.tr/item/ues-585-d2k-nf-a/100030 adresinden siz de sipariş verebilir, ödemenizi 12 taksit halinde yapabilirsiniz.


Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku

14 Mayıs 2017 Pazar

Türk Telekom'un hamaset ve ayrımcılık kokan Anneler Günü reklamını kınıyorum!

 Belki izlediniz ve duygulandınız, bilemiyorum.  Benim açımdan Türk Telekom'un Anneler Günü  2017 videosu talihsiz bir reklam ! En alta ekliyorum. Çünkü bu yazının en üstünde durmayı hak etmiyor! 



Hayal etmenin engeli yok” diye başlıyor video. Devam ediyor:
Bir anne düşünün” diyor ve görüntüde sıradan bir anne, çocuğunun elinden tutuyor ve birlikte bir spor salonuna giriyorlar.

Dış ses Haluk Bilginer devam ediyor:

Kızının hayatını tamamen değiştiren bir anne!” Kızın bu arada spor yaparken görüntülerini izliyoruz. Ve asıl senaryo bundan sonra başlıyor. Haluk Bilginer en duygusal ses tonuyla okumaya devam ediyor:

O anne, adım bile atamaz denilen kızını incecik bir yolda yürüttü!” Bu arada kızın barfiks üzerindeki adımlarını görüyoruz. Devam ediyor konuşma:

Koşamaz dedikleri kızını başarıdan başarıya koşturdu. Hayata tutunmak mı, sayesinde kızı tuttuğunu kopardı!” diyor, ekranda “Türkiye Jimnastik Şampiyonası Türkiye Birincisi 2014 Filiznur İmer” yazısını görüyoruz. Madalyaları görüyoruz. Buraya kadar her şey normal. Annesinin desteğiyle başarıdan başarıya koşan bir kızın öyküsü var. Şimdi gelin güya övgü yaparken ayrımcı dilin en sivri tarafını kullanan videonun en ağır cümlesine bakalım:

Süreyya Hanım, "%94 ZİHİNSEL ENGELLİ KIZI FİLİZNUR'U" SEVGİNİN GÜCÜYLE "MİLLİ SPORCU FİLİZNUR" YAPTI!”

Sonrasında anne, gururla “Filiznur meyve vermeyi bekleyen bir ağaçtı, ben O'na sadece su verdim” diyor ve  slogan geliyor:

Hayalleri engel tanımayan tüm annelerin anneler günü kutlu olsun – Türk Telekom – Sen yeter ki hayal et!”

Instagram'da bu videonun altında “Ağladım, süper reklam, aferin...” gibi olumlu mesajlar haricinde bir yorum vardı ki, tam da benim düşündüğüm gibiydi. Buraya kopyalamak isterdim ama ne yazık ki tahmin ettiğiniz üzere o yorumu ve altında o yorumu destekleyen açıklamaları yazan engelli çocuk annelerinin mesajlarını kaldırmışlar! Çünkü bu reklamla Turk Telekom'un yapmaya çalıştığı şey, engelli çocuğu olan annelerle empati kurmak değil! Engelli çocuğu olmayan annelerin diğerlerine üzülmelerini, acımalarını sağlayıp  kendi hallerine şükretmelerine aracı olmak! 

Bunu sadece Türk Telekom değil, bir çok firma yapıyor. Farkındalık adına iyi bir şey yaptıklarını düşünürken, binlerce insanı kırıp döktüklerinin  farkında bile değiller! Kimse kusura bakmasın, engellilik hali bu ülkede en çok hamaset yapılan konudur.

(HAMAS ET - TDK Dinleyenleri etkilemek veya heyecanlandırmak amacıyla yapılan abartılı anlatım )

Dolayısıyla binbir zorluklar yaşayan milyonlarca engelli insanın ve ailenin içinden şansıyla yırtmış (!) bir kişinin başarı öyküsünü yayınlayan kurumsal firmaların hiçbiri benim gözümde samimi değildir. Viral etki yaratıp çok “tık” almaktır tek gayeleri! 
Yani özet olarak KAPİTALİZM ENGEL TANIMIYOR!”

Hamaset yaptıklarını düşünerek reklamı unutup geçecektim, fakat kullandıkları bir cümleyle resmen kanı beynime zıplattılar.  Bu yazıyı yazmak istedim. Belki okurlar, belki anlarlar, kim bilir, belki biraz daha ince düşünürler. 
Tekrar bakalım ne demişler:

Süreyya Hanım, “%94 ZİHİNSEL ENGELLİ KIZI FİLİZNUR'U” SEVGİNİN GÜCÜYLE “MİLLİ SPORCU FİLİZNUR“ YAPTI!”

Bu cümleye göre Filiznur, milli sporcu olmadan önce sadece Filiznur, yani İNSAN FİLİZNUR olarak tanımlanmıyor! “Zihinsel engelli Filiznur” olarak tanımlanıyor. Sonra sporcu olunca isminin önündeki “zihinsel engelli” sıfatından kurtulup “Milli sporcu Filiznur” olarak anılıyor. Bu durumda ne anlıyoruz? Üstün gayret gösterip bir konuda başarılı olamayan engelli bireylerin isimlerinin önünde “engelli” sıfatı hep vardır. Eğer ki Dede Korkut hikayelerindeki gibi boy boylayıp soy soylamazlarsa, yani kahramanlık göstermezlerse, kimse onları"isminin önünde sıfat olmayan" sıradan insanlar gibi görmeyecektir!

Nitekim ben bu düşüncelerle videonun satır aralarında verilen üst boyutta ayrımcılık mesajları görürken ve sinirlenirken, bu durumu kabullenemezken; bir anne çok güzel bir mesaj yazmıştı. Tam altına ben de yorum yazacaktım ki, ne yazık ki mesajı göremedim... Sildikleri için cümleleri aynen aktaramıyorum ama şöyle diyordu:

Benim de engelli çocuğum var. Fakat onca çabama rağmen ben O'na maraton kazandıramadım, O'nun yürümesini sağlayamadım. Ben şimdi anne değil miyim, anneler günü kutlamasını hak etmiyor muyum?

Başka bir söz söylemiyorum!  Mesajın silinmesi konusunda yorum dahi yapmıyorum...

 Bir eleştirim de Haluk Bilginer'e... Yılların sanatçısı Haluk Bilginer, ne Sheakespear'leri yalamış yutmuş, ne oyunlar çevirmiş biri olarak buram buram hamaset ve ayrımcılık kokan reklamı olduğu gibi seslendirirken, çocuğu bir başarı gösterememiş engelli annelerini inciteceğini düşünememiş mi? Sanatçı duyarlılığı, reklam seslendirmesi ücretleri karşısında engelleniyor mu yoksa...

Çaresiz insanların düştükleri zor durumlardan para kazanılmayan bir ütopyada yaşamak istiyorum...

Not: Filiznur ve annesi Süreyya Hanım'a diyecek lafım yok. Umarım bundan sonra, hamaset videolarına böylesi temiz yürekli insanları konu mankeni yapmazlar...


Devamını Oku

11 Mayıs 2017 Perşembe

Anneler Günü Çiçeğinize Kendinizden Bir Parça Eklemeyi Unutmayın!

Anneler günü kapıda! Adettendir bu gün için hediye vermek. Çiçeği burnunda bebek bekleyen genç babalar anneliğin ilk heyecanını yaşayan hamile eşlerine, elbette her yaştan çocuk da annesine hediye alma telaşına düşecek bu aralar. Hediye vermek elbette güzel. Ama hediyelerin en güzeli, kuşkusuz ki bir demet ya da bir saksıda çiçek.

Sevdiklerinize gönderdiğiniz çiçeğe kendinizden bir parça ekleyin!

Çalan kapıyı açınca çiçekçi ile karşılaşmak kimi mutlu etmez ki! Anneler gününde ya da size özel bir günde, doğanın insanlara sunduğu en güzel armağanlardan olan çiçeklerin güzel kokusuyla ve şahane görüntüleriyle mutlu olmaz mısınız! Buketin üzerindeki kartta yazan yazıyı defalarca okumaz, kartı saklamaz mısınız? Www.ciceknet.com, bu güzel ânı, daha da güzelleştirecek bir fırsat sunuyor. Gönderdiğiniz çiçeğe kart yerine sesli, görüntülü ya da videolu mesajınızı da ekleyebiliyorsunuz. Düşünsenize kapıda çiçekçi, size özenle süslenmiş bir buket ya da br saksıda çiçek veriyor. Siz heyecanla buketin arasında kartı ararken size bu jesti yapan ince ruhlu yakınınızın fotoğrafını görüyorsunuz, ya da size özel video mesajı izliyorsunuz ,ya da bir ses kaydı dinliyorsunuz en özelinden... Bu sayede çiçekler zaten özelken, size özel hale geliyor! Sizce de mükemmel bir uygulama değil mi?

Çiçekle birlikte medya mesajı göndermek çok kolay!

2000 yılından bu yana Türkiye'nin dört bir yanına hızla ve özenle çiçek gönderileri yapan www.ciceknet.com'dan seçeceğiniz çiçeklere resimli, sesli ya da videolu mesajınızı ekleyerek sevdiklerinizin özel günlerinde onlara çifte mutluluk yaşatabilirsiniz. Bunun için çiçek siparişinizi verirken sayfanın üst kısmında yer alan “medya mesaj” bölümündeki basit menüden yararlanabilirsiniz. Eğer siparişinizi mobil cihazlarla veriyorsanız anında çekeceğiniz 15 saniyelik görüntüyü, çekeceğiniz fotoğrafı veya ses kaydını kolaylıkla siparişinize ekleyebilirsiniz. Ya da bilgisayarınıza önceden kaydettiğiniz medya dosyalarını da siparişinize ilave edebilirsiniz. Çiçeknet.com, çiçeğinizi ve medya dosyanızı aynı anda karşı tarafa iletecek ve sürprizinizi ikiye katlamış olacaksınız. Sizce de şahane bir fikir değil mi?

Çiçeklerin gücü adına, anneler gününüz şimdiden kutlu ve mutlu olsun...

Not: Bu yazı, www.ciceknet.com sponsorluğunda yazılmıştır. Faydalı olması dileğiyle...



Devamını Oku

6 Mayıs 2017 Cumartesi

5 mayıs, 6 mayıs, hıdrellez ve yaşama dair..

GÜNCELLEME: 2014'DE  yazmışım bu yazıyı. Bugün yine gül ağacı aldım, yine yazdım dileklerimi.  Gerçekleşecekler biliyorum, öyle hissediyorum...


Masalları da severim, efsaneleri de. Çocuksu tarafım coşar, mutlu olurum, hayaller kurarım hikayelerde kaybolurken.
Dün de Hıdrellez'di. Hızır ve İlyas peygamberler ölümsüzlüğe erdikleri bu gün buluşacak, bahar gelecek, doğa coşacak, gül ağacının altına çizilen dilekler kabul olacaktı..

gul cicek


Ben de dün, belki de hayatımda ilk kez bu kadar içtenlikle hıdrellez coşkusuna kapıldım, gittim küçük bir gül ağacı aldım küçücük balkonuma. Yazdım çizdim dileklerimi küçük bir kağıda, elbette uğur parasını da unutmadım. Güzel ağacımın dibine bir güzel yerleştirdim çizdiğim hayallerimi. Rivayetlere göre sabah eğer gül ağacı ıslaksa dilekler kabul olacaktı. Dün gece yağmur yağdı çok çok. Çünkü Hızır ve İlyas buluştuklarında sevinçten ağladılar ve bulutlar da onlara eşlik etti. Bu demektir ki İstanbul'da dilenen dilekler kabul oldu...
Ne güzel.
hidrellez

Aslında masallarda yaşamak ne kadar güzel. Gökten üç elma düşmesi, bu elmalarla birlikte dileklerin kabul olması. Sevgiyle verilen bir öpücüğün kurbağayı yakışıklı bir prense dönüştürmesi, kötü kalpli üvey annelerin masalların sonunda hep kaybetmesi, iyi yürekli kül kedilerinin prenses olması...

Hızır ve İlyas hikayesi de böyledir. Ölümsüzlük suyu ab-ı hayatı aramaya çıkarlar bir gün. Deniz kenarında yemek yiyecekleri vakit, sıçrayan su ile önlerindeki kurutulmuş balığın canlandığına şahit olurlar. Ab-ı hayatı bulmuşlardır...
İşte tam da bu anda bir melek gelir ve kulaklarına sonsuza dek yaşayacaklarının müjdesini fısıldar. O saatten sonra artık Hızır karada, İlyas ise denizde ihtiyacı olanlara yardım etme görevini üstlenmiştir. Denizlerin ermişi İlyas ile karaların ermişi Hızır, her sene aynı gün, yani 6 mayısta gökyüzünde buluşurlar.. İşte bu buluışmanın sonunda dünyaya baharla birlikte bereket gelir, gül ağacını dibine çizilen dilekler kabul görür.



Bu içimizi ısıtan hikayeye, tam da 6 mayıs 1972'de gölge düşürür kara yürekli insanlar. Deniz, Yusuf, Hüseyin adındaki üç gencecik karanfilin boynuna yağlı ilmeği geçirirken bu kara yürekliler, mutlaka bir aksilik olmuştur Hızır ve İlyas'ın buluşmasında.
Masalların mutlu sonla bitmesi gerekir çünkü!
Baba” der Deniz mektubunda “Annemi teselli etmek sana düşüyor!”
İşte hayat bazen böyledir. Kötü kalpli cadılar zaman zaman istediklerini yaparlar..
5 mayıs 2014 günü, tam da Hızır ve İlyas'ın buluşacakları gecenin gündüzünde o kara yürekli insanlar, meclis kürsüsünde kendilerini aklama komedisini oynayacaklardır..

Hiçbir masalda kötüler kazanmaz oysa ki!

gonca


Onlara aldırmadan, yürekten inanarak astım dileklerimi gül ağacının dibine.
Çünkü kötülerin öyle ya da böyle kaybedeceklerine, iyilerin bir şekilde kazanacağına inanmak istiyorum. Aslında inanıyorum da.
İyi yürekli insanların mutlu olduğu masalları çok seviyorum.
Bu kadarına hakkım var.
Çocukcasına, sevgiyle, hem de tüm kalbimle...





Devamını Oku

1 Mayıs 2017 Pazartesi

Bu seneki 1 Mayıs İşçi Bayramı'na dallı domatesler damgasını vurdu!

Patronlar için hiç bir değer ifade etmeyen, işçinin ise bütün serveti olan emek, bu sene de değer kaybetmeyi sürdürüyor sayın seyirciler. Uluslararası yatırımcılar ise, emeğe yatırım yapmanın manasızlığını, aslolan şeyin “yemek” olduğunu altını çizerek önemle vurguluyor.
Bildiğiniz üzere dallı domatesin kilosu 15 TL'lara dayandı. Basit bir hesapla, günde 9 saat çalışma karşılığında ayda 1400 TL alan asgari ücretlinin, haftada bir kilo domates tüketmesi halinde maaşının %4,2'sini domatese harcayacağı ön görülüyor. Bu durumu “domates yoksa salça yesinler!” şeklinde yorumlayan kraliçe Marie Antoinette ise 
“Kraliçe sen çok yaşa, başın değsin arşa!
 nidalarıyla yeni sarayında 95'inci yaş gününü ihtişamlı bir törenle kutlamaya hazırlanıyor. Törene çok saygıdeğer iş adamı Mr. Hamilton'un da katılacağı ajanslar tarafından geçtiğimiz günlerde duyuruldu. Hatırlarsanız Mr. Hamilton, ihtişamlı bir törenle evlendirdiği kızına ve damadına “pırlantalı pilav” yedirmesiyle tüm dünya basınını meşgul etmişti. Bir grup diyetisyen, pırlantanın metabolizmayı yavaşlatacağını öne sürerek Mr. Hamilton'u kınamış, ve düğünlerde “pırlantalı pilav” yerine “incili midye dolması” yenmesinin daha sağlıklı olduğunu öne sürmüşlerdi.

Konumuza dönersek, bu sene 1 Mayıs işçi bayramının, kıdem tazminatının fona devredileceği müjdesiyle daha da coşkulu geçtiğini belirtmekte fayda var sayın seyirciler. Yasa değişikliği ile tazminatının tamamını almak için emekliliğini bekleyecek olan emekçi Charles, bu durumla ilgili duygularını kanalımıza şu şekilde aktardı:
“- Düzenlemeyi yapanlara nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Ben har vurup harman savuran bir adamım. Eğer kıdem tazminatını emekli olmadan önce alsaydım, kim bilir hangi kredi kartı borcumu kapatarak, kim bilir çocuğuma hangi imkanı sağlayarak, ya da kim bilir hayatımda ilk defa hangi tatile giderek çarçabuk harcardım! Bu yasa değişikliği sayesinde artık 65 yaşında tazminat alabileceğim. E insan o yaşta da parasını çar çur etmez değil mi ama! Bana bu imkanı sağlayan lordlar kamarasına ve kraliçe Marie'ye öpücüklerimi iletiyorum...
Evet sayın izleyiciler, gördüğünüz üzere bu seneki 1 Mayıs İşçi Bayramı, işçiler arasında sevinçle kutlanıyor. Yapılan toplu pikniklere kasa kasa “dallı domates” dağıtan içişleri bakanı 2. Edward, 
işçi halkımız bayramda doya doya domates yesin, yaşasın çalışanlar, yaşasın salçalı soslar” 
şeklinde son tarafı pek de anlaşılamayan “global” sloganıyla, ülkenin 500 kanalında birden canlı yayınlara çıkarak coşkusunu dile getiriyor.
Biz de bu bayram gününde sizleri fazla meşgul etmeden, 1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı” şarkısıyla hepinizi dansa davet ediyoruz... Çıs tak tak çıs tak tak. Haydin piste, oturmaya mı geldiniz... Tamam tamam şarkıyı değiştiriyoruz, sizi mi kıracağız:

“Angaranııın bağlaaarı da büklüm büklüm yollaaaarı...”
Devamını Oku

29 Nisan 2017 Cumartesi

Heidi'nin dedesine "yaşlı bunak" diyenlere muhalifim!

Düşünüyorum da ben hep böyleydim. Mesela ortaokula başlarken İngilizce, Fransızca ya da Almanca dillerinden birini seçmek gerekiyordu. Bizim evde herkes Fransızca okuduğu için normalde benim de Fransızca tercih etmem uygun olurdu. Ama hayır, ben İngilizce istedim! Babam “Ablaların yardım ederler, Fransızca oku” dedi ama nafile! “Kimsenin yardımına ihtiyacım yok, ben kendi kendime çalışabilirim İngilizce” dedim ve elbette benim istediğim oldu. Muhalif ruhum ta o zamanlardan belliymiş!


Hiçbir zaman bana dayatılana boyun eğmedim. Bazen dayatılanlar harbiden benim iyiliğim içindi ama, ben hep zoru seçtim. Nasihatler bana mısın demedi anlayacağınız. Düşe kalka kendi yolumda yürüyerek bugünlere geldim çok şükür. Üniversite yıllarımda da burnumun dikine giderdim. Mesela yıllar boyunca ne oy kullandım, ne de nüfus sayımına katıldım. Bir zamanlar hatırlarsanız 5 senede bir nüfus sayımı olur ve o gün sokağa çıkma yasağı ilan edilirdi. Sayım memuru eve geldiğinde arka odaya saklandığım zamanlara şimdi gülüyorum. Demek tam bir reddetme haliymiş o zamanlar yaşadığım.

Muhalif tavrım bununla da sınırlı olmadı elbette. Herkes ne yaparsa genellikle ben tersi yola gitmeyi tercih ettim. Mesela bir dönem herkes deli gibi Ayşe Kulin'in “Adı Aylin” kitabını okuyordu. Bilemiyorum, belki de ülkemizdeki ilk “best seller” kitaplardandır kendisi. “Bana dayatılan, reklamı yapılan kitabı okumam!” dedim. O gün bugündür Adı Aylin'e bir türlü elim gitmez.

O gün nasılsam, bugün de öyleyim aslında. Mesela dayatılan, “aman da ne muhteşem!” diye yerlere göklere sığdırılamayan Fİ-Çi-Pi kitaplarını okumadım, okumayı da düşünmüyorum! Hatta itiraf edeyim, yazarına mesaj bile yazmışlığım var. Anlatayım ama gülmeyin; ya da gülün, dayatma yapmayayım şimdi bu fıs konu için. Bir iki sene önce bu Fi kitabı ilk çıktığında takip ettiğim ne kadar kitapla ilgili Instagram sayfası varsa istisnasız hepsi Fİ'nin ne kadar şahane bir kitap olduğundan bahsediyordu. Yalnız enteresan bir şekilde kitapla ilgili hiç bir açıklama, kişisel yorum yoktu yazdıklarında. Sadece “bu kitabı okudum hayatım değişti, bu muhteşem, olağanüstü..” gibi yuvarlak, hiçbir ipucu vermeyen, tek kalemden çıkmış, pazarlama kokan övgü mesajları! Adeta kitabı okumayanı başka bir gezegenden görecek kadar abartılı bir durumdu yarattıkları. Dayanamadım bir gün kitabın yazarına dm (direkt mesaj) attım: “Bir kitabın bu kadar çok reklamının yapılması bence çok itici, asla sizin kitabınızı okumayı düşünmüyorum!” gibi bir şey yazdım... Sanki O'nun çok da umurundaydı, kadın milyoner oldu yazdıklarıyla! Ben de sinir olduğumla kaldım. Kitabı elime almışlığım var evet, mahallenin korsancısından alıp şöyle bir açtım içini “gidicem, gelicem” gibi konuşma diline denk geldim ve hemen attım elimden! Yani anlayacağınız ben muhalefet yapmak istemiyorum; muhalefet yapacağım argümanlar ayağıma geliyor... Overlokçunun ayağa gelmesi gibi absürt bir durum bu!


Neyse efendim, dedim ya ruhum muhalif. Daha doğrusu bir şeyler ta gözümün bebeğinin içine giriyor gibi oluyor. Dolayısıyla da topluluk ne yapıyorsa genellikle ben aksi taraftayım! İnsanlarımız bundan beş sene önce Muhteşem Yüzyıl ile yatıp kalkarken ben fragmanını bile izlememiştim! Ama beş sene sonra ortalık durulunca, 139 bölüm tekmili birden mutfakta yemek yaparken bitirdim diziyi. Yani güzeldi, hele çirkin çığlıklı kadın Meryem Uzerli tükenip(!) diziden ayrıldıktan sonra, Vahide Gördüm'ün muhteşem oyunculuğuyla daha da bir güzel oldu. Demem o ki, mutfakta yemek yaparken kimse bana “Muhteşem Yüzyıl”ı dayatmadığı için izledim ben o diziyi. KENDİ ÖZGÜR İRADEMLE! Mesele bundan ibaret aslında.

Kemal Kılıçdaroğlu, “tıpış tıpış Ekmek Efendiye oy vereceksiniz!” dediğinde hayatının hatasını yaptığını bilmiyordu zira, o gün bence asla tolere edemeyeceğim en talihsiz cümlesini kurmuştu! Özgürlük, demokrasi, insan hakları diyeceksin, sonra da “tıpış tıpış” ile bunu bağlayacaksın. Yok öyle yağma!

Hiçbir zaman hiç kimsenin dayatma emirlerine ve tepeden bakmalarına kendi kişisel tarihimde izin vermedim. Yaktım gemileri hep! Kimi zaman mantıksız kararlarla, ama duygusallığın tabiri caizse dibine vurarak yaktım hem de. Pişman mıyım, asla! Genç bir mühendisken patronum “şu telefonu bana bağla” dediğinde, “ben size telefon bağlamak için bu işe başlamadım” diye kapıyı çarpmışlığım bile vardır. Sonrasında o patronum beni tesadüfen başka bir işte görmüş, ve yeni patronuma öve öve bitirememişti de bu kadar övgüden yüzüm kızarmıştı. En son işimden de benzer nedenlerle ayrıldım. Yılbaşı kampanyasına hazırlanıyoruz. Yazmışım bir sürü slogan, onu gösteriyorum”eh işte” diyor, bunu gösteriyorum “hmmm”diyor, öbürünü gösteriyorum “ben olsam öyle yazmazdım” diyor. Sanki Türkiye'nin en büyük holdingine slogan yazıyoruz, yetmiş milyon toplanıp hep birlikte bizi izleyecek! Ne ala temaşa! Neyse efendim, yazdığım onlarca sloganın hiçbirini beğenmeyip kendi de öneri getirmiyor! Patron ya, beğenmeme hakkını kullanıyor! En son “madem öyle siz yazın o halde” deyip çantamı alıp hışımla çıktım ofisten, çıkış o çıkış... Sonrasında sözcüklerin bile  yanlış kullanıldığı bir slogan gördüm sitelerinde! O sloganı görünce de içimin yağları eridi oradan ayrıldığım için... Değmezmiş zaten! (Eğer okuyorsa patrona not: “Sıra dışı” ayrı yazılır, bitişik yazılmaz! O banner hala “sıradışı” haliyle benim gözüme gözüme giriyor! Ben olsaydım öyle yazmazdım )


Demem o ki, ben eğer muhalefet ediyorsam, şımarıklıktan ya da çok bilmişlikten değil! Kendi bakış açımla olayları süzdüğümden muhalefet ediyorum! İnsan olma onurumu korumaya çalıştığımdan, koyun olmadığım için, salak yerine konulmak istemediğim için muhalefet ediyorum!

Kimlere mi muhalifim! Bana kafaca ters herkese! Silah tacirlerine, emek sömürücülerine, sivri diliyle insanları aşağılayanlara, egosu şişiklere, ukalalara, sevgisizlere, iki yüzlülere, paracılara, empati yoksunlarına, ayrımcılara, bencillere, akrep gibi akrabalara, sütten çıkan ak kaşık taklidi yapanlara, kendini bir ot sananlara, sanat diye müsamere kakalayanlara...

Bir de Heidi'nin dedesine “yaşlı bunak” diyenlere muhalifim! Çünkü hiç bir şey göründüğü gibi değil, ama hiç değil...

Kalın sağlıcakla...


NOT: “Sen de amma ön yargılı ve inatçıymışsın!” diye yorum yapacaklara “ön yargısız bir şekilde” yüzde bin kez muhalifim, haberiniz olsun... Bozuşmaca olmasın sonra...


Devamını Oku

25 Nisan 2017 Salı

Artık kimseye i-nan-mı-yo-rum!

Herkes kahraman olmak zorunda değil. Herkesin tarihe bir iz bırakması falan da gerekmiyor kanımca. Geçen gün katıldığım bir seminerde değerli bir konuşmacı ”Bu ülkede her on yılda bir, bir nesil, gelecek nesiller daha iyi yaşasın diye kendini feda eder, şimdi de öyle bir dönemden geçiyoruz” dedi. Ben katılmıyorum buna; yani kimse kusura bakmasın ama, gelecek nesiller daha iyi yaşasın diye kendimi feda etmeye hiç ama hiç niyetim yok! Evet benden önce kendilerini, yaşamlarını bir ideal uğruna feda edenlere minnet ve şükran duyuyorum, ama onlar gibi olmak zorunda değilim! Bu bir bayrak yarışı değil nihayetinde, bu sadece nefes almak, yaşamak, mutlu olmak... Hepsi bu... Kocaman kocaman söylemler gerekmiyor! Basit, sıradan, öylesine, sadece yaşamak, var olmak...


Şimdi bana içinizden bazıları kızacak, kızsınlar. Çünkü bu ülkede ne yarınlara umutla bakanlara, ne de felaket tellalığı yapanlara i-nan-mı-yo-rum! Artık inanmıyorum! Bu saatten sonra benim için hayat, belki de saksıda yeşeren sardunyanın masumiyetiyle sınırlıdır. Bilemiyorum, sadece umutlananlara ve umutsuzlananlara inanmadığımı söylemek, haykırmak istiyorum.

KİMİSİ UMUDA, KİMİSİ UMUTSUZUĞA TUTUNURKEN, KİMSE BENİM YÜREĞİME TUTUNAMIYOR ÇÜNKÜ... İNSAN YÜREĞİME, İNSAN OLMA AZMİME, İNSAN OLMA AMACIMA...

Avustralya'da parmak arası terlikle dolaşıp hayatın tadını çıkaran insanlar nasıl ki gelecek nesiller daha iyi yaşasın diye bedel ödemiyorlarsa, kendilerini buna zorunlu hissetmiyorlarsa, ve eğer onlar insansa, ve eğer ben de insansam aynı onlar gibi; ben de bedel ödemeden; kendimi buna zorunlu hissetmeden; ama parmak arası, ama bilekten bağlı terliğimle bu dünyada güvenle adım atmak ve hayatımı huzur içinde geçirmek istiyorum! Diyeceksiniz ki, “içinde bulunduğumuz coğrafyanın jeopolitik konumu ve doğu toplumu dinamikleri...” Demeyin, bana böyle şeyler demeyin, ne olur demeyin... Bana deyin ki;

EVET, SEN DE AVUSTRALYA'DA HUZUR İÇİNDE YAŞAYANLAR GİBİ BİR İNSANSIN, VE VAROLUŞUNU TAÇLANDIRMAYA DEVAM ETMELİSİN!”

Şimdi diyeceksiniz ki, Suriye'de de senin gibi insanlar vardı, sadece huzur içinde yaşamak istiyorlardı, bak sonunda ne hale geldiler! Olabilir, ben düşünmek dahi istemiyorum böyle şeyleri. Nedeni ne olursa olsun, herkes kendi kaderini ve kendi gerçeğini yaşıyor neticede. İster nedeni kişisel aptallık olsun, ister başkalarının yaptıkları aptallıklar olsun bu böyledir. Sonuçta ben de kendi gerçeğimle yüzleşirken, kimsenin (yakınlarım ve dostlarım hariç) benim hakkımda benden daha iyi bir düşüncesi olduğuna, benim adıma daha iyi karar vereceğine inanmıyorum! Benim iyiliğim için hiç tanımadığım başkalarının kendilerini feda ettiklerine, edeceklerine, etmek istediklerine asla ve kat'a i-nan-mı-yo-rum...

Bakıyorum, herkesin kendine göre bir iktidar arayışı ve özlemi var. Bazı söylemlerini elediğimde, farklıymış gibi görünen herkesin birbirine benzediğini görüyorum. “İdealler” denilen gömleklerini çıkardıklarında karşıma “bireysel hırslar” katmanı çıkıyor. Bireysel hırslar denilen katmanı çıkardıklarında “benim dediğim gibi olsun” fanilasını görüyorum. İçim kaldırmıyor açıkçası. O fanila sapsarı, iğrenç, kekremsi bir koku yayıyor etrafa. “Benim dediğim gibi olsun” diyenlerin yaşamlarına baktığımda, dedikleriyle yaşadıklarının dağlar kadar farklı olduğunu gördüğümde ise kusasım geliyor! En soldaki ve en sağdaki için de düşüncem budur... 

Solculuktan, eşitlikten, insan haklarından dem vuran; başkalarının çalıştığı fabrikalarda sendikal örgütlendirmeler yapan, ama kendi çalıştıkları işyerlerinde düzenleri bozulmasın diye ağzını dahi açmayan, açamayan; ne hikmetse bu konuda yüzlerce kitap okuyan ve de yazan kişilerin bir eli yağda öbür eli balda, ayakları süt banyosunda standartlarına ve bu yüksek standartları sürdürmek için gösterdikleri iki yüzlü çabalara doğru direkt kusmak istiyorum! Konuşunca mangalda kül bırakmayan ağızlarını gurme tatlardan alamayan, kendilerini marksist, solcu vb diye tanımlayan gazeteciler, aydınlar, şunlar bunlar... Çıkarın artık maskelerinizi, çıkarın ki çıksın gerçek yüzleriniz ortaya! Boşu boşuna umut satmayın, bunu bize yapmayın... Öte yandan Allah Peygamber din alanında kendini adamış gibi görünen ve fakat altın varaklı tuvalete afedersiniz def-i hacet eden adamları gördükçe de kusasım geliyor. Ha diyeceksiniz ki, ”münferit örneklerle genelleme yapma, kurunun yanında yaşı da yakma!”



Yakıyorum kardeşim, var mı itirazı olan; kurunun yanında yaşı da yakıyorum işte! Çünkü o yaş, kurunun ateşiyle zaten kendiliğinden yanıyor! 

Ben sadece herkes içinden geldiği gibi yaşasın, ve içinden geldiği gibi yaşadığını söylemekten, göstermekten, yazmaktan utanmasın istiyorum. Hepsi bu, özeti bu...

Bu saatten sonra benciller bandosunun önde gidenlerine bakın, ben oralarda olacağım! Günahı bunca yıldır inancımı, umutlarımı sömürüp yok edenlerin boynunadır...



NOT: Artık mizah falan yazayım diyorum, yoksa baklalı enginar tarifi falan mı yapsam...
Dilim sivrildi bugün, sizi üzdüysem ve gerdiysem affola. Siz beni boşverin! Hayatınızın, kendi gerçeklerinizin güzel taraflarının tadını çıkarmaya çalışın..

Sevgiyle, saygıyla, iç döküşle...
Devamını Oku

16 Nisan 2017 Pazar

Oy verdim rahatladım...

Günlerdir üzerimde sinsi sinsi çöreklenen gerilim nihayet bugün sona eriyor. Oylar veriliyor ve kurtuluyoruz bu oksijensiz ortamdan!


Son aylarda referandum sözcüğünü duyduğum an kaçar oldum. Seviyesizce birbirlerine iftira atan politikacılardan uzak durmaya gayret ettim. Onların yürek paralayan laflarını duymama çabası, gerçekten de ip üzerinde dans etmeye benziyordu. “Kardeşim bu ne hırs, ölümlüsünüz nihayetinde!” diye haykırmak isterdim suratlarına suratlarına!

Bu sene baharın geldiğini bile fark edemedim bu adamlar yüzünden! Çilek çıkmış hissedemedim... Niye? Ben ve benim gibi milyonlarca insanın ne günahı vardı! Bıraksaydınız da çileklerin büyüsüne kapılsaydık biz de; dünyanın mutlu ülkelerinde yaşayan mutlu insanlardan olsaydık. Eskiden olduğu gibi kardeş kardeş, barış içinde birbirimize nisan 1 şakaları yapsaydık, lades tutuşsaydık, yılbaşı geceleri Zeki Müren dinlemeye devam etseydik olmaz mıydı... Aynı Anadolu'nun çocukları değil miyiz biz? Aynı türküleri dinleyerek, yerli mallarımızla övünerek, fakir ama gururlu bir halk olarak devam etseydik hayatımıza... Sahi neden türkülerimiz çalınmıyor artık, neden tanıdık ezgiler duyamıyoruz, neden masallarımız, destanlarımız dillerden dillere, gönüllerden gönüllere aktarılamaz oldu?

Yahu biz mutlu değil miydik, içimizde insan sevgisi yok muydu... Az önce oy vermeye giderken insanların birbirlerine düşmanca baktıklarını gördüm, içim şişti!

Niye bütün bunlar niye?

Çok karmaşık duygular içindeyim şu an. Bir yanım umut dolu bahar bahçe, öbür yanımda çöreklenmiş korku ve gerilim sinsi sinsi gülümsüyor.

Daha oy verme işlemleri başlayalı 3 saat olmuş; (saat tam 11:03 şu anda) sosyal medyada onlarca haber akmaya başladı sandıklarda hile yapıldığına dair... Nefes alıyorum derin derin, içimden sayıyorum, 10-9-8-....3-2-1....

Oy verme ehliyeti diye bir şey olmalı bence. Yahu adını yazamayan, hayatında bir tane kitap okumamış, karısını her gün döven adam, neden benim nasıl yönetileceğime karar veriyor ki...
Kafam çok karışık.

Bir de dünya kadar okuyan, ama oy vermeyenler var! Dün birisi “Hayatımda ilk kez bir referandumda oy kullandım, ben hayır dedim ama evet çıktı, ben üzerime düşeni yaptım, bir daha asla oy vermem” dedi! Şaşkınlık içindeydim, hızla uzaklaştım ortamdan... Bu adamın oy vermemesi neden benim geleceğimi etkiliyor ki! Nasıl bir cendere bu allahım tanrım...

Yazının başında “gerilim nihayet bugün son buluyor” derken, kendimi kandırıyordum itiraf edeyim.


Ama yürekten diliyorum; bitsin artık bu gerilim!
Kurulsun şenlik halayları, etrafta yankılansın mutluluk şarkıları!
Devamını Oku

1 Nisan 2017 Cumartesi

İnanamayacaksınız, herkes istifa etti!

Sabah kalktım, alışkanlık olduğu için direkt interneti açtım. Baktım sosyal medyada alt alta hep aynı haber:

-Herkes istifa etti!

Başlık enteresan tabii ki, insan merak ediyor. Herkes kim, bu herkes neredeki herkes, neden istifa ettiler, hangi görevlerini bıraktılar, istifalar kabul edildi mi... Bir taraftan da kafamda deli sorular. Meclisin hepsi istifa etse mesela; bakanlar, başbakan, bütün gri takımlı asık suratlı zat-ı muhteremler... İçimi aldı mı bir heyecan, ne yapacağımı şaşırdım. O arada kapı çaldı. Bizim üst kattaki “Politik Panik Perihan” nefes nefese kalmış, kesik kesik bir şeyler anlatmaya çalışıyor:

-Biliyor musun ne olmuş?
-Ne olmuş?
-Ya işte gitmişler gitmişler!
-Kim gitmiş, nereye gitmiş?

Demeye kalmadan merdivende olduğu yere çöktü. Politik Panik Perihan'ın ne dediği anlaşılmıyor, sanki kalbi yerinden fırlayacakmış gibi, konuşamıyor da! O'nu öylece bırakıp hemen içeriye girdim. Zaten sokak kapısına yakın olan mutfağa yöneldim. Dolabın kapağını açacak zaman bile yoktu. Kaptığım gibi tezgahın üzerindeki bardaklardan birini, soluğu kapının yanındaki damacanada aldım. Bir iki bastırınca pompayı, bardak doldu, yerlere de sular taştı ama neyse artık. Bizde taşanlar çoktan taşmış bir kere! Uzattım su dolu bardağı Politik Panik Perihan'a!


-Al biraz su iç, iç biraz sakinle!
Suyu kafasına dayadı, bir dikişte içti, nefesi biraz normale dönmeye başladı. “Hadi anlat şimdi ne olmuş?” dedim.

-Hepsi istifa etmiş!” dedi, devam etti. “Hepsi istifa etmiş, bitti artık, bütün sorunlarımız bitti, ben sokağa çıkıyorum, haydi sen de gel. Kutlamalar varmış meydanda!”

Böyle dedi ve beni orada bırakıp kendisi şuursuzca fırladı gitti! Sanki mutluluktan sarhoş olmuş gibiydi. O gittikten sonra eve girdim, kapıyı kapattım, kafam karman çorman. Demek yeni bir dönem açılıyordu, demek hepsi gitmişti. O ara sokaktan sesler, sloganlar gelmeye başladı. Camı açtım, insanlar karnavalda gibiydiler. Ellerinde ziller, düdükler, darbukalar. Bir coşku ki görmeniz lazım. Bir taraftan da slogan atıyorlar!

-Hepsi istifa etti, işte artık yeni bir bahar geldi!

Yok arkadaş” dedim kendi kendime, “Bu böyle olmaz!” Bu işin aslını astarını öğrenmem lazım. Yaklaşık bir saat internet sitelerinde gezindim, sosyal medya kanallarını alt üst ettim. Haberin sadece başlığı var, gerisi yok! Çıldıracağım neredeyse. İçimdeki merak gittikçe büyüyerek katlanılmaz hale geldi. Sonra birden yabancı kanalları açmak geldi aklıma. CNN'i açtım, yeni başkanlarının göçmenleri nasıl kovacağını anlatıyordu. BBC'yi açtım, o da Avrupa Birliği'nden kurtulmak için İngiltere'nin neler yapacağını anlatıyordu. Euronews'i açtım oradada da bir şey yoktu! İçim de içimi yiyordu. “herkes istifa etti” diye bir şey dolanıyordu ortada ama hepsi bu kadar! Sonra aklıma NHK kanalı geldi. Japonya Radyo ve Televizyon Kurumu,  yani bizim TRT'nin Japon versiyonu! Pek bir severim bu kanalı, arada huzur bulmak için dinlerim tatlı tatlı. Açtım NHK World'u, spiker kusursuz aksanlı bir İngilizce ile anlatıyordu; ekrana yapıştım adeta!

“The famous Japanese cartoon character Herkes has resigned!..”

Yani diyordu ki “Ünlü Japon çizgi film karakteri Herkes, istifa etti!”  Ben dumur tabii ki! Haberin devamında da şöyle diyordu, ben size direkt Türkçesini anlatayım:

- Ünlü çizgi dizi karakteri Herkes, yaptıkları ve söyledikleriyle izleyenlerin demokratik hak ve özgürlüklerine artık zarar verdiğini düşünerek istifa etti. İstifasını Japon halkından özür dileyerek canlı yayında veren Herkes'in çizeri şöyle dedi:

“- Siz, yani bizi dinleyen, bize güvenen herkes! Eğer Herkes istifa etmeseydi, karanlığa doğru sürükleniyordunuz!”

Öylece kalakaldım. Nisan 1 şakası olsaydı keşke bu yaşadıklarım!

Kapattım hemen NHK'yı, sonra sokağa baktım, kendinden geçerek eğlenen insanlara baktım. “Değil herkes, bir tek nefes bile istifa etmez bu ülkede. Dönün evlerinize, aklınızı başınıza toplayın!” demek istedim, diyemedim...

Kendi kendime şöyle dedim sonra :

- Nisan şaka ayıdır, haydi hep birlikte şakalayalım bu ay!

 İstifa etmeyen herkes, belki ders alır bu kez!

  Ne diyor Japonlar? 希望, “Kibō yani “umut!



Devamını Oku