11 Ağustos 2017 Cuma

Avşa'da doksanlarda donan hayat...

Geçen hafta cuma salı arası 4 gün Avşa kaçamağı yaptım. Avşa'ya geçen yıl yine bu zamanlarda gelmiş ve ada hayatını çok sevmiştim. (bkz: bu yazı
                                                                                
Yine sevdim, hatta bu sefer daha çok sevdim. Denizle biraz daha barıştım; beni daha çok kucakladı. Dışarısı çok sıcakken serindi, yumuşaktı, sakindi; iyi bir dost gibiydi. Beni dinledi, anlamaya çalıştı ve sırtımı okşadı. Gerçekten çok güzeldi. Çocuklar vardı her zamanki gibi sahilde. Onlarla arkadaşlık yaptım; en çok da Rüya ile. 6 yaşındaki Rüya beni çok derinden etkiledi, anlatırım bir ara. Sonra Aras vardı 12 yaşlarında. “Aman ya, alt tarafı deniz; denizden mi korkacağım yani. Atarım kendimi içine olur biter!” demesi bana nasıl da cesaret verdi. Aradığı hazine haritasını buldu mu acaba... Gerçekten çocukların dili büyüklerden daha çok etkiliyor insanı. Ne Rüya'nın, ne de Aras'ın annesi ya da babasıyla tanıştım. O yüzden de 3,5 gün boyunca “Nerelisin, ne iş yapıyorsun, kimsin?” gibi büyüklerin soracağı saçma ve gereksiz sorulara maruz kalmadan, son derece steril tatil arkadaşlarım oldu. Ne zamandır çocuklarla bu kadar haşır neşir olmamıştım...

Avşa Kumsal Manzaraları
Bu sefer mutfağı balkonda olan bir oda tercih ettim. Diğer odalar öyle değildi, sadece otelin köşesindeki 2 odanın mutfağı balkondaydı. Küçük ama sevimli olan balkon mutfağım, sol taraftan adanın tepelerine, sağ taraftan denize bakıyordu. Bir de elma ağacı vardı önünde, dokunabiliyordum yapraklarına. Beton yoktu görüş alanımda, bunu çok sevdim. Otelin diğer odalarına göre daha küçüktü kaldığım oda. Diğer odaların mutfakları yenilenmişti, benim mutfak eskiydi. Ama takılmadım böyle şeylere. Çünkü Avşa'ya salaşlığı yakıştırıyorum ben. Balkonda yemek yapmak, rüzgar geldiğinde ocağın sönmesini engellemek için balkon iplerine havlu sermek, köfte kızartırken balkonun sağ tarafına gidip güneşin batışını izlemek, sonra köfteleri çevirip Avşa yapımı Ada Karası şarabından bir yudum almak, kekremsi şarap tadını hissetmek, sonra tekrar köfteleri çevirmek güzeldi. Bir tür arınma gibiydi.

Geçen sene gittiğim apartta mutfak eşyaları gayet iyiydi. Bu sene gittiğim, adı daha bilinen apartta ise azdı her şey. Vardı da aslında bir şeyler, sanırım ben sevmedim. 2 çukur tabağı, bir tencereyi, bir de çaydanlığı kullandım. Dondurma kutusunu yıkayıp salata kasesi yaptım mesela, çok minimalistti, çok huzurluydu. Giderken yanımda çatal kaşık, rende, bir de hafif tava götürmüştüm; adadan 2 tane de bardak aldım. Cam kupa, ama kısa. O bardaklara şarap da yakıştı, bira da yakıştı, çay da yakıştı. Aslında yakıştırmak insanın bakışına bağlı bir şey. Yakıştı gibi görüyorsan, gerçekten de yakışıyor...

Avşa apart balkon soldan manzara
Adanın en güneyinde tutmuştum odayı. Çünkü geçen sene akşamları oralar çok sakindi. Akdeniz Akşamları çalan gençler oluyordu sadece. Ama kapitalizm sahilin en ucuna kadar ulaşmış maalesef. Kaldığım otelin 30 metre ilerisine bir şey yapmışlar. Gündüz kafe, gece bar gibi bir şey! Akşam ben balkonda köfte kızartırken başladı canlı müzik. Ama doksanlardan kalan müziklerdi; Levent Yüksel, Aşkın Nur Yengi, Sezen falan çalıyordu akşamın ilk saatlerinde. Sonra sesi tam da Haluk Levent'e benzeyen biri sahneye çıkıp Elfida'dan başlıyor, Gel Etme Nazlı Güzel ile devam ediyordu. Sonra Ahmet Kaya şarkılarına geçiyordu. Bir ara İzmir Marşı ile coşturdu insanları. Ne garip değil mi; barlarda Çav Bella'dan barlarda İzmir Marşı'na evrildi hayatımız. Devrildi mi demeliyim yoksa...

Dediğim gibi, çıs tak yoktu. Hande Yener, Serdar Ortaç falan çalsaydı ne yapardım bilemiyorum. Allahtan yoktular. İlk akşam çok güzel geldi çalan müzikler, balkon keyfim şenlendi. İkinci akşam yine yormadı. Ama üçüncü akşam artık şarkıların sırasını ezberlediğim için sıkıldım, balkonda oturamadım. Sonra düşündüm o gece. O işletmenin sahibi para kazanacak diye; mesela benim yan odamda kalan ve söylediklerine göre on beş sene boyunca hep aynı otele gelen, en az seksen yaşındaki tatlı tatilciler uyku uyuyamıyordu gece bir buçuğa kadar. Neden? Eskiden parası olanlar düdüğü çalarmış, şimdi de sahillerde bar açıp müziği çalıyorlar. Ya da hemen hemen her yerde kendi tellerinden çalıyorlar. Ama hep çalıyorlar! Senin benim hayatımdan, huzurumuzdan çalıyorlar! Çala çala yaşayıp gidiyorlar. Açıkçası Haluk Levent sesli, doksanlar repertuarlı müzisyen olmasa tatilim berbat olacaktı. Ama olmadı; dedim ya ben huzurluydum çok. Bazı kapital sahiplerinin ötekine saygı duymayan; doğayı, huzuru ve çevresindekileri yok eden azgın iştahını düşünmeden de edemedim. Sahi dünyayı kim yaşanılmaz kılıyordu?

Ada Karası
Avşa'yı neden sevdiğimi sabah sahilde yürürken buldum. Hayat doksanlarda donmuş gibi orada. Türkü barlar var; ama Haluk Levent, Hüseyin Turan, Levent Yüksel, Ahmet Kaya çalan türkü barlar. Benim sevdiğim türden yani.  Esnaf geçen seneye göre zam yapmamış; kahvaltı yine 15 TL, domates yine 2-3 TL. Gözü tok eski esnaf var, köşe dönmeciler uğramamış sanki Avşa'ya... Herkes şortlu, herkes askılı tişörtlü, herkes terlikli. Yani sahil kasabalarında görmeye alıştığımız, zaten bildiğimiz manzaralar. Yaşlı bir iki teyze kapalı giyinmiş o kadar. Akşamları ufak ufak içiliyor, kahkaha atılıyor, kadınlar kumsalda birbirlerine kocalarını çekiştiriyor, çocuklar özgürce oynuyor. Sanki ülkemiz hiç değişmemiş gibi, sanki Anadolu kültürü öylece kalmış gibi, sanki kutuplaşma olmamış gibi, sanki yüzümüz batıya dönük gibi...
Avşa Gün Batımı
Güzeldi Avşa; seneye tekrar gitmek isterim. İyi hissettiren harika bir enerjisi var oranın. Bozulmasın, öylece kalsın isterim. Doksanlarda kalsın, milenyuma girmesin...  Hulusi Kentmen'ler ölmesin, onlar hepimizin dedesi olsun... İsterim...

Devamını Oku